Free Web Hosting Provider - Web Hosting - E-commerce - High Speed Internet - Free Web Page
Search the Web

TÜRKÜ ADI: AKTAŞ DİYE BELEDİĞİM

 

Anadolu’da çocuk ailenin devamı için şarttır. Ayrıca bu çocuğun oğlan olması ise daha bir güzeldir. Oğlan çocuğuna bir başka değer verilir.

Yüzyıllar önce Anadolu’nun bir yerinde bir Türk Beyi sevdiği bir kızla evlenmiş. Yıllar geçmiş beyin çocuğu olmamış. Zamanla Türk boyu bu yüzden yasa boğulmuş. Beyin anası bu durumdan yakınarak “A beyimiz yarın sen bu dünyadan göçersen soyumuza kim belik edecek” demiş. Zamanla Bey’i karısının çocuğu omuyor diye başka bir kızla evlenmek için zorlamışlar. Ancak Bey karısını seviyormuş. Karısı da bu töreye razı omuş, hatta Bey’e yakışacak en iyi kızı kendisi aramış. Duygularını dışa vurmamış.

Zaman sonra Bey’in düğünü yapılmış. Bey evlendikten sonra Bey’in eski karısı da üzüntüden dağlara çıkmış. Kafası estiği gibi dere tepe gitmiş. Bir dereden geçerken uzunca bir ak taş bulmuş. Bu taşı kundağa sararak tanrıya bu taşa can vermesi için yakarmış. Tanrı kadının dileğini yerine getirerek ak taş’a can vermiş. Daha sonra bu olay halkın dilinde efsaneleşip türkü haline gelmiş.

 

 

 

ALİBEY GURBETHAVASI

Türkü Adı: Ali Bey

Derleyen: Salih URHAN

Hikaye kaynağını 1835-1840 yıllarında Burdur/Tefenni/Beyköy2de meydana gelen bir olaydan almaktadır.

Bahsi geçen zamanda Tefenni’de Hacı Mehmet Bey isminde padişaha yakınlığı ile bilinen bir kişidir. Türküde adı geçen Ali Bey ise Hacı Mehmet Bey’in yeğeni durumundadır.

Ali Bey 23-24 yaşlarında çalışkan ve yakışıklı bir delikanlıdır ve zaptiye çavuşu İbrahim Çavuşun kızı Ali Bey’e aşıktır. Kız Ali Bey ile bir kaç defa konuşmak istemiştir. Köylü de onları konuşurken gördüğünden, halk arasında olay dillenmiştir. Daha sonra olay büyüyerek bir namus meselesi haline gelir. Kızın babası İbrahim Bey, Ali Bey’e kızıyla evlenmesini ister. Ali Bey de kızla bir ilgisi olmadığını söylese de inandıramaz. Bunun üzerine Kızın babası Konya Valisi’ne şikayette bulunur. Kısa bir süre sonra zaptiyeler Ali Bey’i tutuklamak üzere köye gelirler. Ali Bey bunun üzerine çevresinin de yardımıyla dağa kaçar. Kaçak hayat onu zenginden alıp fakire veren bir eşkiya haline getirir. Ünü Antalya Kaş’a kadar yayılmıştır artık. Davranışıyla da halk arasında sevilip saklanan bir kahraman olmuştur. Zaptiyeler Ali Bey’i yakalayamayınca ağabeyini yakalayıp zindana atarlar.

Ali Bey’in ağabeyi zaptiyelere “beni bırakın, benim suçum yok, beni bırakmazsanız Ali Bey Zaptiye Başçavuşunu öldürür, hem de yakarak” der. Bir kaç güne kalmaz Başçavuş’un yakılarak öldürüldüğü haberi gelir. Bunun üzerine Ali Bey’in ağabeyi serbest bırakılır.

Son olarak Ali Bey’in kellesinin getirilmesi için Padişahtan emir gelir.

Ali Bey arkadaşlarıyla zaman zaman saklanmak ve dinlenmek için Ballık Boğazı’ndaki mağarada saklanır. Yine bir gün bu mağarada dinlenirken kendisine dayısı Hacı Bey aracılığı ile teslim olması için haber gönderilir. Ali Bey de teslim olmayacağını söyler. Bunun üzerin dayısı Hacı Bey silahlı admlarını toplayarak Ballık Boğazı’na doğru yola çıkar. Ali Bey’in sevdiği kadın Fatmana o sırada mağaranın yanındaki derenin bulandığını görerek derenin yukarısından atlıların geldiğini fark eder. Ali Bey toparlanıp mavzerini alır. O sırada hacı Bey atlılarla gelmiştir. Hacı Bey Ali Bey’e teslim olmasını söyler. Ali Bey dayısına boyun eğip teslim olurken Fatmana kendini Ali Bey’in önüne atar. Tam o sırada Hacı Bey ateş emrini vermiş bulunur. Önce Fatmana arkasından Ali Bey vurulur. Anlatılanlara göre daha sonra Ali Bey’in kellesi kesilerek Burdur’a götürülür. Türküyü ise Ali Bey’in kız kardeşleri yakmışlardır.

Daha sonra Padişah’a bağlılığını yeğeninin kellesiyle ispat eden Hacı Bey’e bir kılıç ile beraber paşalık teklif edilir. Hacı Bey ise yeğeninin kanı üzerine böyle bir teklifi kabul edmeyeceğini ancak padişahtan bir istekte bulunacağını söyler. İsteği de Tefenni’nin Kaza olması dır. O günden bu güne Tefenni Kaza olmuştur.

 

 

 

AVŞAR BEYLERİ

Yöre: Teke-Burdur

Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Anadolu’da Türk Beylikleri kuruldu. Beylikler zamanında Burdur ve civarında Hamitoğulları Beyliği kurulmuştu. Osmanlı Beyliği ile Germiyanoğulları arasında bir kız alışverişi sebebiyle Osmanlılar Acıpayam/Yeşilova bölgesindeki Eşeler yaylasını çeyiz olarak Germiyanoğullarına verdiler. Bunun üzerine bölgeyi kontrol altına almak isteyen Germiyanoğulları 5-6 bin civarındaki atlı kuvvetlerini bölgeye gönderdi. Hamitoğulları da bu durumdan rahatsız olup kuvvetlerini bu bölgeye sevk etti.

Yine bu arada Karaağaç Bey kontrolundaki Avşar Aşireti de bu bölgeyi beğenip daha önceden yerleşmişti. Avşar Aşireti'nin kuvvetleri sayı olarak 500-600 civarındaydı. Germiyanoğullarının kuvvetlerine karşı kendilerini savunmak için sayıca çok azdılar. Ancak konakladıkları bölgeyi Germiyanoğullarına bırakmaya niyetleri de yoktu. Aşiretin ileri gelenleri gözü kara Karaağaç Bey’e savaşmaması için ne kadar telkinde bulunduysa da dinletemediler. Karaağaç Bey Germiyanoğullar’yla savaşa tutuşup az sayıdaki adamlarıyla Germiyan güçlerini dağıtarak savaştan zaferle çıktı. Burası sonraları Avşar Aşireti’nin merkezi oldu ve “Asi Karaağaç” dendi. Bir diğer ismi de “Garbi Karaağaç” tır. Daha sonraları badem ağaçlarının çok olması sebebiyle buraya "Acıpayam" adı verilmiştir.

Avşar Beyleri’nin Germiyanoğulları'na karşı verdiği savaşta yaptıkları kaharamanca çarpışmalarda obanın ozanı tarafından destansı bir şekilde türkü halinde söylenmiştir. Daha sonraları Teke Yöresinde sevilen ve günümüze kadar gelen bir türkü haline gelmiştir.

Türkünün sözleri:

Adını da sevdiğim Avşar Beyleri

Size de vezirlik yakışıp dur

Topla dizgini tanı kendini

Karşında düşmanlar bakışıp duru

 

Kar mı yağmış şu Avşar’ın düzüne

Sızılar mı inmiş kır atımın dizine

Selam edin Avşar Bey’in kızına

Kendi gülüp beni ağlatıp duru........

 

 

 

TÜRKÜ ADI: DENİZİN DİBİNDE HATÇEM

YÖRE: BURDUR

DERLEYEN: Mehmet ERENLER

 

Burdur’dan Antalya’ya doğru giderken yaklaşık 38 km. Uzaklıkta bulunan Arvallı, yeni adı ile Bağsaray köyünde geçer hikaye.

Hikayeye göre Hatçe isminde bir güzel kadın köyün meydanındaki duvarında çift oluklu pınar bulunan bir evde oturur. Türküde sözü geçen pınar bu pınardır.

Hatçe güzel ve alımlı bir köy güzelidir. Köyün çobanı Hatça’ya gönlünü kaptırır. O da çobanı sever. Ne var ki Hatçe evlidir. . Kader onları bir türlü bir araya getirmemiştir. Her ne kadar olumsuzluklar çok olsa da aşklarına engel olamazlar ve bir zaman sonra birlikte kaçmaya karar verirler. Çobanla birlikte kaçarak Antalya’ya yerleşirler. Yaklaşık 5 ay sonra yakın bir köyde   (Kayış) de buna benzer bir olay gerçekleşir ve İbrahim CAN isimli mahalli sanatçı bu türküyü yakar.

Türkü’nün Orjinal Sözleri:

 

Evlerinin önünde pınarlar harlar

Hatçam çıkmış pencereye ay gibi parlar

Ben Hatça’yı yitirdim de dumanalı dağlar

zlerimin pınarları durmadan çağlar

 

Ovalara duman çökmüş göremedin mi

A kız kendi saçını öremedin mi

Alçaklara karlar yağmış yükseklere buz

Gel sarılalım gaçalım ince belli kız

 

Denizin dibinde Hatçam demirden evler

Ak gerdanın altında da çiftedir benler

O kınalı parmaklar da o beyaz eller

Yolcuyu yolundan eyleyen dilber

 

Dalga dalga dalga dalga dalgalanıyor

Hatçayı görenler sevdalanıyor

Üçünü de beşini de Hatçam onuna

Ben de yandım Hatça’mın basma donuna

 

Yüce dağ başına Hatçam ekin ekilmez

Yağmur yağmayınca Hatçam kökü sökülmez

Ellerin köyünde Hatçam kahır çekilmez

Doldur ağıları içelim Hatçam

 

Varman kızlar varman kirli çobana

Çoban evde durmaz gider yabana

Ovalara duman çökmüş göremedin mi

Akız kendi saçını öremedin mi

 

Arvallı dedikleri bir büyük şehir

Şehir oldu bana her zaman zehir

Çok dediler arkadaşlar yar senin değil

Doldur ağıları içelim Hatçam

 

Yüce dağ başında Hatçam harmanın mı var

Harmanı kaldırmaya dermanın mı var

Hatçam beni öldürmeye fermanın mı var

Doldur ağıları içelim Hatçam

 

Kaynak: ÇİNE Hamit, Burdur’dan Damlalar, 1989.

 

 

 

Türkü Adı: Devrent Deresi-Denizli

Derleyen:İstanbul Radyosu

 

Hikayenin geçtiği yer Denizli/Buldan’daki Derbent Deresi mevkiidir.

Eskiden bu günkü gibi ulaşım araçları olmadığından uzak yollara eldeki olanaklarla gidilirdi. Bu olanaklar da at yada deve ile sınırlıydı. Bu nedenlerle de tehlikeli de olsa en kısa yollar tercih edilirdi. Derbent Deresi, Denizli ile Alaşehir'i birbirine bağlayan yol üzerinde idi. Ancak buradan kışın geçmek çok tehlikeliydi. Kar ve tipi bastığında uçuruma yuvarlanma tehlikesi vardı.

Söylentiye göre bir gün Kuru Ali’nin Musa develerini yükler ve bu yolu kullanarak Sarayköy’den Sarıgöl’e gider. Ancak kış günü olduğundan dönüşte kar ve fırtına başlar. Baharlar köyüne geldiklerinde köylüler önlerini keserek bu havada Derbent Deresi’nin geçilemeyeceğini söylerler se de Musa dinlemez ve yola devam eder. Derbent Deresi’ne geldiklerinde tipi iyice artmıştır. Derken develerin ayakları tutmaz ve uçurumdan aşağı yuvarlanırlar. Uçurumda soğukltan donarak ölürler. Ertesi günü başka bir yolcu uçurumdaki ölüleri görür ve köylülere haber verir. Musa ve arkadaşları’nın cesetleri Derbent’e getirilir ve ailelerine teslim edilir. Derbent Köyü’nden Ayşe ve Fatı adındaki köylüler ağıt olarak bu türküyü yakarlar. Türkü TRT repertuvarına Devrent Deresi adıyla geçmiştir.

Türkünün sözleri;

Devrent deresine duman bürüdü

Yedi deve ilen Musa’m yürüdü

Musamın ciğeri mosmor oldu çürüdü

Ağlasın ağlasın anam ağlasın

Tülü mayaları dudu bağlasın.....

 

FERAYİ

Yöre: Muğla

Muğla ilimiz Anadolu Halk Kültüründe önemli bir yere sahiptir. Bir çok türkünün çıkış merkezidir. Ferayi türküsü de Muğla kökenli türkülerimizdendir.

Beylikler döneminde Menteşe beylerinden Yakup’un oğlu İlyas ava meraklı bir genç imiş. Sarp dağlarıyla ünlü bölge avlanmak için ideal bir bölgedir.

İlyas dağlarda avlanırken güzel mi güzel bir yörük kızıyla karşılaşır. Aralarında bir konuşma geçer, tanışırlar. Kızın adı Ferayi'dir. Kız İlyas Bey’i çadırlarına davet eder. İlyas çadırda ayranı, bazlamayı yerken bir taraftan da kızla evlenmeyi düşünür. Bunu kıza söyledikten sonra Milas’a gidip anasına derdini açar. Kızın istenmesine karar verilir. İlyas’ın babası Yakup Bey atlanıp yola koyulur ve  kızı istemek için yaylaya çıkar. Ferayi’nin babası da biraz naz yapsa da kızını bir Bey oğluna vermek ister. Sözü alan Yakup Bey adamlarıyla Milas’a dönmek için yola koyulurlar. O sırada kızın ağabeyi de köye gelir. Olup bitenleri sorar. Ağabey İlyas’ın nişanlanmadan kardeşiyle görüşmesini içine sindirememiştir, ar meselesi yapar ve kızı İlyas’a verdirmek istemez. Ferayi de bakar ki işler kötüye gidiyor, kaçmaya karar verir. Kanlı Kapuz’da buluşmak için İlyas’a haber salar. Ferayi’nin ağabeyi de durumdan haberdar olur ve kızı izler. Kanlı Kapuz’da bacısını yakalayarak bıçakla delik deşik eder. Daha sonra da kendini öldürür. Buluşma vakti Kanlı Kapuz’a gelen İlyas Bey kanlı çeğiz bohçasıyla ve sevdiğinin ölüsüyle karşılaşır. Bu olayın üzüntüye boğduğu yöre halkı bu acı öyküyü türküleştirerek günümüze kadar gelmesini sağlamıştır.

Türkünün sözleri:

Ferayi’dir kızın adı yar yandım aman

Esmer yarim de aman da Ferayi

Türkmen kızı katarlamış mayayı

Yar yandım aman esmer yarim de aman da Ferayi

Ninni ninna ninni ninnana ninni ni nina nay nom

Aman da Ferayi

Demirciler demir döver tunç olur

Aman da tunç olur

Sevip sevip ayrılması güç olur

Yar yandım aman esmer yarim de

Aman da amman güç olur.

 

 

ALA GEYİK HİKAYESİ

Türkü Adı : Ben de Gittim Bir Geyik Avına

Derleyen:

Türkülerimizde geyiğin bahsi genellikle maral, caeylan ve ceren olarak geçer. Toroslarda yaşayan göçmen Türkler geyik avına düşkündürler. Genellikle avcılıkla geçindiklerinden avcılık büyük önem taşır. Geyik avı ise Türkler'in kendilerini bir bakıma yetişkin olduklarını gösteren bir faaliyettir. Geyik avı diğer avlar gibi değildir, güç kuvvet sabır ve iyi bir nişancılık ister. Bunun yanında da bazı yerlerde geyik kutsal bir hayvandır, vurulmaz.

Özellikle Muğla'dan Adana'ya kadar geyik avı ile ilgili hikayeler bulunur. Eski Türkler'de Dede Korkut Hikayelerinde de çok bahsi geçer. Hikayemizin konusu olan türkü ise kaynağını Çukurova'dan alır.

Çukurova'da Kızlaç Köyü'nde büyükçe bir kayanın dibinde bir ev vardır. Söylentiye göre bu ev lanetlidir, etrafında ot bitmez. Bunun sebebi ise evin oğlunun geyik avı hikayesidir.

Evin oğlu Durmuş Ali bir gün geyik avına gider ve bir yavru geyik vurur. Eve döndüğünde atının terkisindeki yavru geyiğin gözlerindeki acı bakışları gören anası oğluna beddua eder. Yavru geyiği vurmasına kızar. Durmuş Ali'de Geyik avladığı için böbürlenir. Geyik avının her babayiğidin harcı olmadığını söyler.

Yine bir gün Durmuş Ali tekrar geyik avına çıkar. Büyükçe bir geyiğin karda ayak izlerini sürer. Geyik sivri kayalara doğru gitmektedir. Geyiği gördüğünde nişan alır ateş eder fakat geyik fırlayarak dik kayalara doğru gider. Geyik tekrar kendini gösterir, tekrar ateş eder, geyik gene kaçar. Sarp kayalarda Durmuş Ali ile geyik arasında bir kovalamaca başlar. Geyik sonunda bir uçurumun başında tekrar görünür. Dormuş Ali geyiğe nişan alır ve vurur. Geyik kendini uçurumdan aşağı atarak bir çıkıntı kaya üzerine düşer. Durmuş Ali'de geyiği almak için uçurumdan aşağı duğru inmeye başlar. Geyiğin olduğu karlı çıkıntıya geldiğinde ise geyik kaybolur. Durmuş Ali bu karla kaplı uçurumdan da yukarıya tırmanamaz. Hikayeye göre bu koca geyik daha önce vurduğu yavrunun anasıdır. Bunu anlayan Durmuş Ali çaresizliğin de vermiş olduğu acıyla "Ben de gittim bir geyik avına..." diye başlayan türküyü söylemeye başlar. Bir süre sonra sesin geldiği yöne doğru giden avcılar Durmuş Ali'nin cesedini bulurlar.

Bir bakıma geyiğin kutsallığını ve dokunulmazlığını acı bir yakımla anlatır bu türkü.

Ben de gittim bir geyik avına

Geyik çekti beni kendi dağına

Tövbeler tövbesi geyik avına.... diye devam eder.

 

 

HAVADA BULUT YOK

 

Bir Yemen türküsüdür Havada Bulut Yok.

Osmanlı Yemen topraklarını ülkesine kattıktan sonra buradaki hükümranlığını sürdürmek için çok şehit vermiştir. Yemen merkezden uzak olsa da kutsal toprakları elde tutma uğruna bir çok şehit verilmiştir.

Müslüman toprağı olmasına karşın, Yemen İngilizlerle işbirliğine giderek Osmanlıya karşı savaş açmıştır. Beş cephe de birden çarpışan Osmanlı kuvvetleri Anadolu’dan asker sevki yapmaktadır. Çarpışmalar o kadar şiddetli olmaktadır ki aileler Yemen’e cepheye giden evlatlarının artık geri dönmeyeceğini bilmektedirler. Bir çok aile cepheye gönderdikleri çocuklarından bir daha haber alamamışlardır. Hatta bazı askerler yıllar sonra savaş bitse de bu topraklardan geriye dönememişler, sağ kalabilenler orada yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Bu acıyla Yemen Türküsü o devirlerde halkın dilinden düşmemiş etkilerini ve izlerini günümüze kadar bu türküyle taşımıştır.

Havada bulu yok bu ne dumandır

Mahlede ölen yok bu ne figandır

Şu yemen illeri ne de yamandır

Ano yemendir gülü çemendir

Giden gelmiyor acep nedendir

 

 

Türkü Adı: Gökte Uçan Huma Kuşu-Avşar/Binboğa

Derleyen: Muzaffer Sarısözen

 

Türkünün ortaya çıktığı zamanlardaki olaylar şöyle gelişir;

Rışvanoğlu adında zengin bir beyin güzel bir kardeşi vardır. Kız da evlerindeki uşak olan Öksüz Yakup’a tutkundur. İkisi zaman zaman dere kenarında buluşurlar. Bunu gören bey kızmış ve eve gelen dünürcülerden birine kardeşini verir. “Kızı kimseye haber vermeden bir hafta içinde alın götürün” der.

Bir hafta geçmeden dünürcüler kıza kına yakmaya gelirler. Bundan haberi olmayan Yakup misafirlere hizmet ederken misafirlerden birine “Hayrola yolculuk nereye” diye sorar. Kadın da O’na evin kızını almaya geldiklerini söyler. Bunu duyan Yakup ağlayarak evden çıkar. Giderken düğün evine eşya satmaya giden çerçici ile karşılaşır. Çerçici Yakup’a neden üzgün olduğunu sorar. Yakup’ta anlatır. Buna üzülen çerçici Yakup’a “Sen bana bir yer söyle, ben kızı senin yanına göndereyim” der. Anlaştıktan sonra düğün evine giden çerçici evde türkü söyleme bahanesiyle kıza sevdiğinin onu dere kenarında beklediğini söyler. Kız da bir yolunu bularak kına yakmadan önce bir bahane uydurarak geleneklere göre kına suyunu getirmek için dereye iner. Dere de Yakup ile buluşarak kaçarlar. Çerçici de ortalıktan kaybolur. Gidip Antep’te bir mağaraya yerleşirler. Zor şartlar altında yaşamaya çalışırlar.

Bir zaman sonra Kınalı Kız hamile kalır ancak hamileliği sırasında Yakup ölür. Etraftakiler Kınalı’ya yardım eder, bakarlar. Doğum yaptıktan sonra çocuğuna Boran ismini verir. Çocuk 5-6 yaşlarına geldiğinde de Kınalı Kız ölür. Cebinden bir kağıt çıkar ve kağıtta Rışvanoğlu’nun kardeşi olduğunu ve kardeşine haber vermelerini yazmaktadır. Ancak Boran bir türlü Rışvanoğlu’na ulaşamaz ve oralarda çobanlık yaparak büyür. Çobanlık yaparken damdıra denilen çalgıyı çalmasını öğrenir, ara sıra aşıklığı tutup türküler söyler.

O sıralar civarda Küpeli Hatun isminde bir kız ünlenir. Kızı görmek isteyenler develerini hediye ederek ancak görebilmektedirler. Boran’da bunu merak etmektedir. Bir gün kahveye gittiğinde yine Küpeli Hatun’un lafı edilmektedir. Boran’a çal bakalım şu damdırayı derler. Boran başlar söylmeye “ Gökte uçan Huma kuşu ne bilir dalın kıymatın, Kargayı dala kondurman ne bilir elin kıymatın....” . Bu orada bulunanlardan birinin hoşuna gider ve bahşiş vererek üstüne başına bir şeyler almasını söyler. Bir de şu Küpeli Hatun’u gör demiş. Ancak parası pulu olmayan Boran boyun bükmüş “Beni neylesin Küpeli hatun” der. Ancak kahvedekiler sen aşıksın diyerek ısrar eder ve Boran kızı görmek için yukarı çıkar. Yukarıda bir sürü kız vardır. Buna gülüşürler ve Küpeli Hatun da buna gözükmez. Boran başlar türkü söylemeye. Türküyü duyan Küpeli Hatun perdenin arkasında gözükür. Oğlan da kızı görünce bayılıp düşer.

 

 

İZMİR’İN KAVAKLARI

Yöre: İzmir

Çakıcı Efe Ege Bölgesinde halkın dilinde dilden dile efsaneleşen bir kahramandır. Osmanlı’nın son zamanlarında devlet iradesinin iyiden kaybolduğu yıllarda (1800-1900) halk kendi kahramanlarını, kendi kurtarıcılarını çıkarmıştır. Kimileri bu boşluktan yararlanarak zalimlikler yapmışlar kimileri de adalet dağıtan güçlü yürekli halk kahramanı olmuşlar. Bu devirde Ege Bölgesinde’de Efelik çok meşhurmuş.

Çakıcı Efe de İzmir, Denizli, Aydın civarında hüküm sürmüş bir Efe’dir. O zmanlarda yaşadığı bölgede o kadar güçlenmiş ki Osmanlı ile egemen olduğu bölge konusunda resmi anlaşma yolları bile aramıştır. Çakıcı çoğu zaman dağlarda, kimi zamanda halkın yanına inerek zalimi durdurmuş, adalet dağıtmış, zenginden alıp fakir vermiştir. Bu sebeple halkın gönlünde de taht kurmuştur. Cesur hareketleriyle halkın gözüne girmiştir. Kimi zamanda düşmanla işbirliği yaptığı söylentisi çıkmışsa da halk onu hep sevmiş ona yapılan bu türküyle ismi ölümsüzleşmiştir.

 

 

Türkü Adı: Köğengin Yollarında/Elazığ/Muzaffer Sarısözen

 

Hikayeye göre Ahmet daha önceleri Hayriye adında bir kıza tutkundur. Yıllar sonra oğlunun düğününe bir bahane ile görmek için Hayriye’yi de davet ettirir. Hayriye daveti kabul etmese de düğüne gizlice gelir. Düğünde eğlence sırasında patlayan tüfeklerden biri dam başından gizlice düğünü izleyen hayriye’ye isabet eder ve Hayriye ölür. Bu olaya üzülen halk arasında bu türkü söylenmeye başlar.

Kevengin yollarında,

Çimeydim güllerinde, hey anom hey

İlik düğme olaydım

O yarin kollarında, hey anom hey

Yar yandan yandan

Severim seni candan, hey anom hey....

 

 

TÜRKÜ ADI : Şu Çavdır'ın Hanları

YÖRE: Burdur

 

Burdur’un Tefenni Kasabasından kaynağını alan bu türkü halk tarafından sevilen iki eşkiya üzerine yakılmıştır.

Eşkiyalığın meşhur olduğu ve devlet otoritesinin zayıf olduğu dönemde e Tefenni yöresinde Rıza ve Ali adında iki eşkiya bulunmaktadır. Bu iki eşkiya bir anlamda yörede hak dağıtan, fakirin yanında zalimin de karşısında durmuşlardır. Bu yönleriyle halkın da desteğini almışlardır. Öldürdükleri insanlar kötü insanlar olarak bilinirdi. Ancak devlet otoritesinin olduğu bir yerde eşkiyalığa izin verilemeyeceğinden Zaptiye Çavuşu Feridun Bey de bu eşkiyaları tutuklamak istemektedir. Halk bir zaman bu iki eşkiyaya yardım ederek kolluk kuvvetlerinin eline düşmelerine izin vermemiştir. Ancak bir zaman sonra kıstırılan iki eşkiya Feridun Bey tarafından öldürülür. Halk bu olaya üzülerek bu türküyü yakmış ve dilden dile günümüze kadar gelmesini sağlamıştır

 

Şu Çavdır’ın hanları

Haydi parıldıyor camları

Kahrolası Feridun Bey

Aman nasıl kıydın canları

 

Alıverin filintamı oymadan

Öldürdüler gençliğime doymadan

Keklik olsam kaya gibi eşerdim

Bekar olsam kız peşine düşerdim

 

 

 

Türkü Adı: Ümmü Kız/Teke/Burdur

Derleyen:H. Hüseyin KURAL

 

Ege Yöresinde sevilen bir türkü olan türküye bir çok yöre sahip çıkar. Ancak okunuş tarzı olarak gurbet türkülerini andırır, bu yönüyle Teke/Burdur yöresinden çıkma ihtimali daha yüksektir. Burdur, Muğla, Denizli, İzmir, Manisa halkı bu türküye sahip çıksalar da türkünün öyküsü ortak özellikler taşır.

Öyküye göre Ümmü kız güzel ve alımlı bir kızmış. Gönlünü Ahmet adında fakir bir delikanlıya kaptırmış. Ancak babası onu zengin birine vermek istiyormuş. Her zaman olduğu gibi yine törelerimiz galip gelmiş ve babanın dediği olmuş. Ümmü çayın karşı yakasında yaşayan zengin birine verilmiş. Düğün yapıldıktan sonra Ümmü Kız düğün alayı ve gelinliğiyle beraber çayın karşı yakasındaki eve doğru yola çıkarılmış. O sırada Ümmü kız kendini çayın derin sularına bırakıvermiş. Olayı gören Ahmet Ümmü Kıı kurtarmak için çaya atlamışsa da Ümmü’yü kurtaramamış. Ümmü çayın azgın sularında kaybolmuş.

Ümmü’nün babası da kızını Ahmet’in çaya ittiğini söyleyerek davacı olmuş. Bunun üzerine Ahmet suçlu bulunarak hapse atılmış. Ahmet üzüntüsünden bu türküyü yakıp hapisteki hücresinde her gün söylemeye başlamış. Kadı’nın evi de cezevine yakın olduğundan  Ahmet’in bu yanık türküsünü dinlermiş. En sonunda Ahmet’in suçlu olamayacağına karar veren Kadı Ahmet’i serbest bıraktırmış. Günden güne hikaye bir halk türküsü haline gelmiştir.

Türkünün başlangıç sözleri :

Çaya da düştü tutamadım kolunu

Uzak ta gitti bilemöedim yolunu

Güzel de mevlam kısmet etmiş ölümü

Akmayası çaylar nerelere koydun Ümmü’mü

Suna boylu yarimi...........

 

 

 

 

Türkü Adı: Yüksek Yüksek Tepelere/Edirne/Ümit KAFTANCI

 

Eski zamanlarda Malkara’da 15 yaşlarında Zeynep isimli güzel bir kız vardır. Bir gün köyde Ağa’nı bir düğünü olur. Düğünde eğlenceler ve at yarışları yapılır. At yarışlarına uzaklardan gelen Ali adında bir genç te katılır. Ali gönlünü düğünde gördüğü Zeynep’e kaptırır. Köyüne dönünce babasına Zeynep’i istetir. Ali’nin Köy’ü uazk olduğundan Zeynep’in ailesinin pek gönlü olmaz ama gönüllü gönülsüz verirler. Düğün yapılır, Zeynep Aili’ni köyü’ne gelin gider. Ancak ailesinden ayrı olmaya alışık olmayan Zeynep tam yedi yıl ailesini göremez. İçindeki hasret büyüdükçe türküler yakmaya başlar, düğünlerde söyler. Zeynep’in kocası Ali’de bu duruma aldırış etmez, yeri geldilçe Zeynep’i döver, O’nu hor görür. Zeynep üzüntüsünden hastalanıp yataklara düşer. Çevredekiler en sonunda dayanamayıp Zeynep’in anasını, babasını çağırırlar. Annesi bası geldiğinde Zeynep onlara bu türküyü mırıldanır ve bir daha da iyileşemez. Bu duruma çok üzülen çevresindeki halk bu türküyü dilden dile günümüze kadar aktarmıştır.